Hrant Dink’ten Sokrates’e: Aydın

Hrant Dink, Sokrates’ten farklı olarak ölümü değil, yaşamı seçmiştir. “Ölmek bir şey değil, asıl önemli olan ölene dek ayakta durmak” sözü, bu tercihin ifadesidir.

“`html

Bugün, Hrant Dink’in acı kaybının 19. yılı. Hrant Dink’in yaşamına ve onun arkasındaki düşüncelere göz atmak, perspektifimizi derinleştirmemize yardımcı olacaktır. Bu bağlamda, antik Atina’da hayatını kaybeden Sokrates’in hikayesine odaklanmak ilginç bir yaklaşım sunabilir. Hrant Dink cinayeti, anlamı ve etkileri bakımından yeniden değerlendirilmesi gereken bir olgu olarak karşımızda duruyor.

Bir İlginç Dönem

Hrant Dink’in, modern toplumsal ilişkiler içinde hayatını kaybetmesi, Malcolm X, Samed Behrengi, Zabel Yesayan ve Sabahattin Ali gibi diğer siyasi cinayetlerle benzer yapısal özellikler taşımaktadır. Dink, modern siyasi cinayetlerin ve adaletin ihlalinin örneklerini somutlaştıran bir figür olarak dikkat çekiyor. Bu sebepten, Hrant Dink cinayetini inceleyerek, çağdaş siyasal cinayetlere dair daha geniş bir anlayış geliştirmek mümkün.

Hrant Dink davası, siyasi cinayetlerin prototipi niteliğinde. Cinayetin işlenişi, devletin rolü, medya ve sivil toplum kuruluşlarının etkisi, soykırım mağduru bir topluluğun karşılaştığı inkâr siyaseti ve ardından gelen toplumsal tepkiler, bu cinayeti özel bir konuma yerleştiriyor. Toplumsal bilinçteki rolü gereği, Hrant Dink’i hedef almak için devletin içindeki çeşitli güçlerin ortak bir çaba sarf ettiği barizdir. Bu durum, siyasi cinayetlerin en yüksek seviyesini temsil ederken, aynı zamanda tarihin döngüsünde daha derin bir anlayışa kapı aralıyor.

Tarihsel olarak “ilk” sayılan aydın cinayeti, Sokrates’in ölümüdür. Onun yaşadığı dönemdeki toplumsal ilişkiler günümüzle tam örtüşmese de, Sokrates’in durumu, düşünürlerin karşılaştığı şiddeti anlamak adına önemli bir veri sunmaktadır.

Sokrates öncesi düşünür ölümleri genellikle devlet içi iktidar mücadeleleri, dini çatışmalar veya savaşlar çerçevesinde gerçekleşmekteydi. Ancak Sokrates’in ölümü, düşünsel aktivitenin kamusal tehdit olarak ilk kez tanımlandığı dönüm noktasıdır. Aydınların düşünceleri, tarih boyunca devlet ve dini kurumların himayeleri altında şekillenmiş olsa da, bu hüviyetin özgürleşme süreci zamanla gerçekleşmiştir.

Modern dönemde, aydınlık düşüncenin bağımsızlaşması için Shakespeare ve Cervantes gibi yazarların ortaya çıkışı önemli bir dönüm noktası olmuştur. Yayıncılık ve sahne sanatları, entelektüel üretimin devlet denetiminden kısmi olarak bağımsızlaşmasını sağlamıştır. Bu tür bir kırılma, müzik alanında Mozart’ın saray himayesi dışında konserler vermesi ile de görülmektedir. Platon’un akademi modelinin, felsefi düşünceyi geliştirmek adına bir adım olduğu tartışılmaz.

Hrant Dink’in aydın kimliği Agos gazetesi ile şekillenmiştir. Gazeteciliğin aydınlık bir kimlik ile birleşimi, 19. yüzyıldan itibaren belirginleşen bir olgudur. Agos, sadece bir gazete değil; aydın olma, sesini duyurma fırsatı sunan bir platformdur. Hrant Dink, kendi kimliğiyle devletin dışına çıkıp topluma cesurca hitap ederek özgün bir rol üstlenmiştir.

Aydının Tarihsel Rolü

Hegel’in Tarih Felsefesi kapsamında, Sokrates’in tarihî rolü, bireysel vicdanın ilk kez açıkça ifade bulmasıdır. Ancak bu yeni vicdan, o dönemin etik değerleriyle tam bir uyum içinde değildir. Sokrates, Atina’nın sosyo-politik yapısına karşı, iç bilinç ile karar verme hakkını savunmuştur. Hegel bu noktada, bireysel vicdanın toplumsal anaya aykırı bir şekilde ortaya çıkması sonucunun çatışmalara yol açtığını belirtmektedir.

Hrant Dink, toplumsal bilincin önemli bir değişime evrildiği bir dönemin simgesidir. Resmi tarih bilincinde dışlanan bir halkın hikâyesini cesurca dile getirme çabası, tarihsel anlatıların aşılmasına katkıda bulunmuştur. Dink’in duruşu, bu dönüşümün önemine dikkat çekiyor; bu değişim, yalnızca somut bir adım değil, aynı zamanda toplumun toplumsal bilincine dair önemli bir meseledir.

Cezalandırma ve Seçim

Hegel’in dikkatini çeken bir husus da şudur: Sokrates doğrudan idama mahkûm edilmemiştir. Aksine, cezasını belirleme sürecinde alternatifler arasında kalmış ve kendi inançlarına sadık kalarak ölümü tercih etmiştir. Bu, onun etik değerleri bakımından bir bütünlüğü tercih ettiğini gösterir. Hrant Dink ise, yaşamı seçmiştir. “Ölmek bir şey, asıl olan ayakta durmaktır” sözü, onun bu mücadeleci niteliğini yansıtır. Dink, sadece kişisel bir cesaret değil, aynı zamanda Türkiye’deki aydınların, duyarlı insanların ve devrimci güçlere bir güven duygusunun temsilcisidir.

Hrant Dink’e sunulan sürgün teklifi, dolaylı olarak ona yöneltilmiştir. Cinayetin sinyalleri giderek artarken, tehditler açıkça kendini göstermiştir. 1915’ten sonra birçok Ermeni ülke dışına çıkmış ve diaspora toplumuna katılmıştır. Ancak Hrant için vatanından ayrılmak asla bir seçenek olmamıştır.

Hrant kendisini şu şekilde ifade etmiştir:

“Kalmak ve direnmek.”

“Peki ya nereye gidecektik?”

“Ermenistan’a mı? Orada da haksızlıklar mı yaşayacaktım? Avrupa’ya gitmek hiç bana uygun değildi.”

“Üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün ‘artık bitsem de dönsem’ diye özlem çekerim.”

“Cennete gitmek benim için bir kaçış değil, mücadelemi burada sürdürmek önemli.”

Atinalıların ve İstanbulluların Duyguları

Atinalıların, Sokrates’ten sonra pişmanlığı, Hegel’e göre “haksızdık” demekten ziyade, kendi içlerindeki bir bölünmeyi ortaya çıkarmaktadır. Türkiye’de Hrant Dink sonrası bilinçlerde ne tür bir dönüşüm yaşanmakta? Ermenilerin hayatında hangi değişimler söz konusu? Bu durum, yalnızca bir pişmanlık meselesi değil, toplumsal bilinçteki değişimin de göstergesidir. Hrant Dink’in duruşu, değişimin önemini ve ortak bir mücadelenin gerekliliğini vurgulamaktadır.

Aslında İstanbul’daki pişmanlık, Athenalıların durumundan belki daha az görünür, ancak gerçek. Soykırımın kabulü, halkların eşit haklarla bir arada yaşaması gibi somut adımlar, bu bilinç değişiminin somut tezahürleridir. Hrant Dink’ten Sokrates’e miras kalan en önemli değer, düşüncenin özgürleşmesi ve toplumsal mücadelelerin desteklenmesidir.

(VHY/VC)

“`