Didem Görkay yazdı: Nişantaşı’nın kibri ile Çukurcuma’nın tozu arasında: Masumiyet Müzesi’nde aşkın arkeolojisi

Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi, sıradan bir imkânsız aşk anlatısı değil; mülkiyetin, sınıfsal kibrin ve bir adamın kendi vicdanını nesneler üzerinden temize çekme çabasının anlatıldığı bir başyapıttır. . Roman, bir aşk…

Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi: Aşkın ve Zamanın Arkeolojisi

Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi, sıradan bir imkânsız aşk hikayesi değildir. Bu kitap, mülkiyet, sınıfsal kibir ve bir adamın vicdan arayışının anlatıldığı bir başyapıttır. Roman, bir aşk öyküsünden çok, bir “aşk sonrası arkeolojisi” gibidir. Pamuk, Kemal Basmacı aracılığıyla, bir kadını sevmek yerine onun dünyasını parsellemeyi tercih eden modern bir adamı tasvir eder.

“En Mutlu An”ın trajik bir dönüşüme uğradığı yer burasıdır. Kitabın ünlü başlangıcı, aslında tüm hikayenin temelini oluşturur:

“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum. Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir miydim, her şey bambaşka mı gelişirdi?”

Bu cümle, sadece bir nostalji ifadesi değildir; aynı zamanda Kemal’in “şimdi”yi yaşama becerisizliğinin önemli bir kanıtıdır. Pamuk, burada zamana meydan okur; zamanı, akıp giden bir nehir olarak değil, biriktirilmesi gereken bir kum gibi gösterir.

Nişantaşı: Işıltının Kör Ettiği Semt

Kemal’in doğup büyüdüğü Nişantaşı, Batılılaşmanın, statünün ve “gelecek” ideallerinin merkezi olan 1970’lerin Türkiye’sinde bir kale gibidir. Bu, nişanlısı Sibel’in dünyasıdır; Fransız parfümleri, viski kadehleri ve Champs Elysées taklitleriyle dolu butiklerin bulunduğu bir semttir. Zaman Nişantaşı’nda hızla akar, insanlar daima geleceğe odaklanmıştır ve mutluluk “sahip olunan” lüks eşyalarla ölçülür. Zenginliğin gösterişsizliğe henüz dönüşmediği 70’lerde, Nişantaşı oldukça varlıklı ailelerin yaşadığı bir yerdir.

Kemal için bu parlaklık adeta bir hapishanedir. Nişantaşı, Batılılaşma ve statünün simgesi olurken; buradaki hayat genellikle şampanya kadehleri ve marka elbiselerle tanımlanır. Kemal, bu dünyada daima bir “taklitçi” gibi hisseder.

Çukurcuma, zamanın durduğu bir hafıza köşesidir.

Öte yandan Çukurcuma, Füsun’un dünyasıdır ve Kemal için tek “gerçek” yerdir. Yoksul, unutulmuş ve geçmiş İstanbul’un tortularıyla kaplı bu semt, geleneklerin ve hüzünün sığınağıdır. Nişantaşı’ndan farklı olarak, Çukurcuma’da zaman adeta durmuştur; her şey geçmişe odaklanmıştır.

“Çukurcuma’ya her girişimde, Nişantaşı’nın o sahte ve parlak dünyasından sıyrılıp, hayatın o tozlu ama gerçek kalbine dokunduğumu hissederdim.”

Kemal, Füsun’un evinde sekiz yıl boyunca kendi sınıfından ve Nişantaşı’nın kibrinden kaçar. Çukurcuma; gelenekler, yerellik ve saklı acıların mekanıdır. Bu semt, Kemal için aşkın gerçek mabedidir.

Eleştirmenler, Kemal’in Füsun’un içtiği 4139 sigara izmaritini saklamasını “romantik bir bağlılık” olarak yorumlar. Ancak bu, aslında ürkütücü bir fetişistik düşüncedir.

“Füsun sigarasını her söndürdüğünde, o anın kokusunu, ışığını ve sessizliğini de o izmarite hapsettiğime inanırdım.”

Kemal, Füsun’un gerçek varlığıyla baş edemez. Füsun bir öznedir; konuşur, reddeder, başkasıyla evlenir. Ancak onun küpeleri, tokaları veya çay kaşıkları daima ona aittir. Kemal, Füsun’u nesneleştirerek onu sonsuza dek kendine ait kılar.

Bu iki karşıt kutbun tam ortasında yükselen Merhamet Apartmanı vardır. Bu apartman, iki dünyanın kesiştiği bir “araf” gibidir. Ne Nişantaşı’nın kibrine sahiptir ne de Çukurcuma’nın tam yoksulluğuna. Bu bir eşik noktasıdır; Kemal ve Füsun’un toplumdan ve sınıfsal yargılardan uzakta yaşadığı bir adadır.

“Merhamet Apartmanı, dış dünyadan kopduğumuz ve sadece eşyaların sessizliğinde birbirimizi bulduğumuz bir sığınaktı.”

Pamuk, kitabın sonunda Çukurcuma’daki o evde bir müze kurarak zaferini ilan eder. Kemal, hayatının son yıllarını o tozlu evde, Füsun’un dokunduğu eşyalarla çevrili olarak geçirir; modern gelişmeleri reddeder ve eşyaların yarattığı sessiz ama sadık krallığa teslim olur. Kemal’in bir itirafı, tüm koleksiyonculuk mantığını özetler:

“Müzeler, tek başımıza kaldığımız o korkunç boşluğu eşyalarla doldurma çabasıdır. Zamanın mekâna dönüştüğü yerlerdir.”

Mutluluk mu, Masumiyet mi?

Kemal’in vasiyeti, okuyucuya düşündürücü bir şekilde sunulur:

“Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat sürdüm.”

Bu mutluluk, Füsun’la yaşanan bir mutluluk değildir; bunun yerine onun hatırasına sahip olmanın, onu bir müze objesi haline getirmenin yarattığı tatlı bir sarhoşluktur.

Pamuk, Masumiyet Müzesi ile bize şunu öğretir: Aşk geçebilir, beden ölebilir, şehir değişebilir; ancak eşya, dilsiz sadaketiyle her zaman orada, bizim için bekler.